Çocukluk Saati

Standart

Çocuk Saati’ni dinliyorlardı, radyonun başında, sanki sesi uzağa gelemeyecekmiş gibi – sesten de tasarruf yapıyorlardı belki de- eğmişti küçük kız başını radyoya doğru. Babası yanındaydı. İlk defa okula gitmeden önce, dışarıda da olmadan babası ile olmanın keyfini sürüyordu…

İyi ki de öğlenciydi aslında bu sene – yine de erken kalkmak zorunda olmamayı yediremiyordu hala kendine- sabahın keyfi daha bir farklıydı babası ile, ödevlerini yapmanın bile…

İyileşmişti babası, artık hasta değildi. Ama bunu işyerine söylememişti herhalde onu taburcu eden doktorlar. Ne zaman söyleyeceklerdi, belli değil. İyiydi babası artık, hasta değildi.

Bahardı mevsim, kuşların ötüşünü hissedebiliyordu dışarda ve içindeki kuşların ötüşünü ben bile duyabiliyorum bunca yıldan sonra… Babası yanındaydı ya… İlk defa onunla konuşacak birisi vardı yanında…

“Baba,” dedi, “hava çok güzel, bak güneş var. Lütfen hırka ile gideyim bugün okula, manto giymeyim, lütfen.”

“Dışarısı soğuktur kızım, hastalanırsan annen ne der sonra bize?”

Hep “kızım” derdi babası ona, çok da güzel söylerdi. Geceleri yatarken “iyi geceler” dediğinde “iyi geceler, kızım” diye cevap verirdi mutlaka, “kızım”ı öyle güzel vurgulardı ki, ömrü boyunca sevdi küçük kız o kelimeyi.

İkna edebiliyordu babasını. Onu dinlerdi çünkü, zamanı vardı belki de artık… Manto giymedi o gün okula giderken. Aralarında bir sırdı bu. Sonsuza kadar söylemediler anneye…

Çocuk Saati’nden önce ders saatiydi. Kendi yapardı ödevlerini aslında hep, ama babasına onaylatmak isterdi. “Di mi, baba?” diye sorardı mutlaka… Koskoca kızdı 8 yaşında… ama babası kadar bilemezdi ya…

Ve okula gidiş, uzunca bir yoldu aslında sanırım, ama küçük kıza kısa gelirdi. Üzerinde hırkası ile, güneş parlarken, içinde kuşlar cıvıldarken, o yol hiç bitmesin isterdi…

Bundan daha çok isteyebilir miydi o yolun hep sürmesini, daha 20 yıl aynı evde oturacağı babası ile ilgili son anısının bu olacağını bilseydi?

30 Ocak 2001

Soba

Standart

soba

Oda kapkaranlık… küçük kız ağlıyor… büyüğü ders çalışıyor… aynı odadalar… sobanın başında… Dışarısı soğuk… kendi odası soğuk… burada olmak zorunda… ışık yakılmayacak kadar aydınlık… ama karanlik oda… para yok… ışık yakılamaz… kapıyı açma, soğuk geliyor içeriye… baba TV seyrediyor… yapacak başka birşey yok…

Anne, o nerede? içeride çamaşır yıkıyor anne… Otomatik makina yok, pahalı… Anne bütün hafta çalışıyor zaten.. ama çamasırlar yıkanmalı… birazdan yemek saati gelecek… biraz önce ise çocuklara banyo yaptırmış… üstü başı ıslak… hava soğuk… ama o anne.. üşütmez…

Ya baba? O ne yapar… TV seyrediyor… Sobanın üzerinde bir kazan… Su kaynıyor… Tepesinde çamaşırlar asılı… Sobanın kenarına çekilen sandalyelerde banyo havluları atılmış. Onlar da kurumalı… hava nemli, soğuk ve loş… Yanık kokuyormuş ama… Küçük kız ağlıyor…

Anne geldi… Kızacak… haklı… saçını süpürge ediyor bütün gün… Havlular yanmış nasıl farketmezsiniz… ne biçim insanlarsınız siz… Birazdan da yemek istersiniz… İsteriz… Çocuğuz biz… Baba TV seyrediyor.. içerisi loş, soğuk, nemli, yalniz…

25 Ocak 2001