Mektup

Standart
10423610_10154226613290055_1422375464_n

Görsel: Pinterest

Mektupları özledim ben… Yok aslında, mektupları değil de, o zarfların içinden çıkabilecek her türlü detayı özledim… Yazı kısmı kolay, bir e-posta atıyorsunuz gidiveriyor… Gidiyor da, bir minik lavanta tanesi, bir leylak tomurcuğu, bir tutam kurdeleye tutturulmuş saç gitmiyor e-posta ile alıcıya…

Son anda, zarfı yalamadan önce, ki artık zarflar da yalanmadan kapatılıyor, 2 damla parfüm damlatamıyor insan…

İşte ben mektuplardan ziyade bu sürprizleri özledim… Posta kutumdaki kalın zarfları, “acaba içinden ne çıkacak?” diye açmayı özledim… Önce şöyle bir elimde tartmayı, arkasını çevirip kimden gelmiş diye bakmayı, pulundaki damgayla oyalanmayı, burnuma götürüp koklamayı, şöyle bir köşeye çekilip kahvemi demleyip kuytuda tadını çıkartarak okumayı özledim…

Leylak tadında, kavuşma kokulu, müzik dokunuşlu, battaniye gibi saran mektuplarımı özledim…

Reklamlar

Tomurcuktan çiçeğe

Standart

“Ve bir tomurcukta sımsıkı kalma riskinin, çiçek açma riskinden çok daha acı verdiği gün geldi…” demiş Anais Nin.

Kendisini zaten pek severdim, bu sözünü de öyle çok sevdim.

Bugüne kadar hiç düşünmemiştim tomurcuğun çiçeğe dönmesinin zorluğundan ötesini… Oysa kalmak türküsü, hep daha zor. Zamanı geldiğinde, gitme vakti, açma vakti, konuşma vakti geldiğinde… İnadına durmak, inadına susmak, direnç göstermek…

“Doğrusu nedir?” diye sormaya gerek var mı? Belli etmiyor mu doğanın döngüsünde kendini? Kuşlar yuvadan atmıyor mu çocuklarını zamanı geldiğinde…

Gözünde çakan kıvılcıma gem vurmaya çalışmanın anlamı var mı bahar kapıyı çaldığında? Cemrelere dur diyebilir mi yüreğin? Dönüşüm kaçınılmaz ise, doğasına göre yaşamalı insan… Doğmak değil miydi aldığımız risklerin en büyüğü? Bu uğurda ölmeyi göze almadık mı?

Masalın kahramanı olamasa bile masalın kendisi olmak böyle bir şey işte…