Buna mı minnet duyacağım yani?

Standart

Benim kimseye minnet borcum yok. Ne yaptıysam kendim yaptım, tırnaklarımla kazıdım hayatı. Doğuştan yalnızdım zaten. Bir çöp bidonunun yanında buldum kendimi, emzirdim, büyüttüm. Pamuklara sarmadım, çöpte pamuk yoktu zira… Uzunca bir süre o çöp bidonunu annem sandım, etrafında çöplenen köpeği de babam…

Sonra sonra, beni orada görenler, bir şeyler verenler oldu… Kendi vicdanlarını rahatlatmak için çoğu… Onların günah yiyicisiydim… Attıkları paçavralar, kokuşmuş yemekleri ziyan olmuyordu böylece. Ele güne karşı ne kadar yardımsever olduklarını benim üstüm başım gösteriyordu sanki…

Buna mı minnet duyacağım yani?

Sonra akrabalarım vardı, kaşık ile verip de sapı ile gözümü çıkartanlar… Gösterdikleri tek duygu acıma ile karışmış çürük bir merhamet, yürekten değil de mideden geliyor sanki… Yatacak bir yer karşılığında özgürlüğüm, bir kap sıcak çorbanın bedeli komşulara dedikodu malzemesi: “Kendi çocuklarımın rızkından kesip onu besliyoruz, ama nankör işte…” ile başlayan cümleler…

Buna mı minnet duyacağım yani?

Bir de okula yazdırdılar beni… “Kafası biraz ağır çalışıyor, ama acıdık, ne yapalım”larla başlayan uzun ders çalıştırma saatleri… “Hiç değilse liseyi bitirseydin…”lerle devam eden aba altında sopa göstermeler, bir baltaya sap olamazsa başımıza kalır korkuları… Ömür boyu o bir kap yemeği bana verme mecburiyetinden kurtulma çabalarına en fazla acıyorum…

Buna mı minnet duyacağım yani?

Baktılar lise de bitmiyor -hem neden o sisteme ayak uydurmak zorunda olayım ki, ben aykırı olmayı seçmişim bir defa – bu defa elime parayı sıkıştırıp “al bu sermayeyi de bir dükkan aç bari kendine” oyunu sergilenmeye başladı, sanki onların parasına çok ihtiyacım varmış gibi… Evlerinde uzun boylu misafir kaldım ya, sırada “bir an evvel evlense bari”ler… Aykırıyım ben, niye evlenecekmişim ki… Verdikleri parayı o nişanlı ile yedim, sonra terk ettim onu da… Mecbur muyum canım onların istediği dükkanın başında durmaya, onlar istiyor diye biri ile evlenmeye…

Buna mı minnet duyacağım yani?

Nefret ediyorum hepsinden… Acınası yaratıklar… Çöp bidonunu anne bilseydim daha iyiydi. Bir de nankör demiyorlar mı…

4 Mayıs 2015

Reklamlar

Sergey

Standart

“İnsanların bir şeyi senin yaptığın gibi yapmamaları o şeyi doğru ya da yanlış yapmaz… Kimseyi bir işi senin yaptığın gibi yapmaya ya da bir şeyi senin sevdiğin biçimde sevmeye zorlayamazsın… Yine bu, o işin yapılmayacağı ya da o şeyin sevilmediği anlamına gelmez…

Esas ustalık senin istediğin işin yapanın sevdiği biçimde yapılmasına izin verebilmektir… İşin heyecanını yolda bulan yapan olmalıdır, isteyen değil… Kitleleri yönetmenin temeli budur.”

Nutkuna o derece tutku ile devam ediyordu ki, bu satranç tahtasında asıl piyonun kendisi olduğunu söylemeye kıyamadım. Ne de olsa işin heyecanını kaçırmak yönetimin temel ilkesine ters olacaktı… Başımı hafifçe eğip bakışlarımı yere indirdim… Aynen onun isteyeceği gibi… Ne de olsa esas ustalık senin istediğin işin yapanın sevdiği biçimde yapılmasına izin verebilmekteydi… Yine de dudağımın hafifçe bükülmesine engel olamadım. Eğitimli bir göz bu mimiği asla kaçırmazdı, o ise kendini nutkuna iyice kaptırmıştı… Kitlelerin mimarı edası konuştukça ellerine hakim oluyor, başının gururla dikleşmesi, gözlerinin dinleyicilere değil ufka kayması, sesindeki zafer tınısı an be an artıyordu. Kendini rolüne iyice kaptırmıştı.

Oysa üstündeki bir beden büyük, sentetik kumaştan kahverengi takım elbisesi her şeyi net bir şekilde açığa vuruyordu.

Bir süre daha dinledim, hatta göz teması kurduğumuz anlarda başımı sallayarak konuşmasına tasdik verdim, sonra fark ettirmeden kalabalığın arasından sıyrılıp oradan uzaklaştım…

Şüphesiz beni tanımıyordu… Aracı kullanmak, kimliğimi gizlemek sık sık başvurduğum bir yoldur… Ne kalabalıktan ne de insanların ilgisinden hoşlanırım çünkü. Kendimi gizlemeyi iyi bilirim, işim bu. Bu nedenle de insanları iyi tanırım, kendini gizlemeye çalışma sanatının beceriksiz uygulayıcısı şu zavallı insanları…

25 Nisan 2015

Puslu

Standart
“Kalbinin-en-mahcup-yerine-gitmekyuruyuslerin-en-guzelidir.”-—-IbrahimTenekeci-Tamirciciragi

Fotoğraf: hasan_cakir58

 

Güneş unuttu ya bizi artık… Puslu günlerden bakıyorum hayata… Yağmur yağsa yine kabulüm de, bu karanlık bitiriyor beni… Mis gibi toprak kokusu olsa, şöyle bir şarkı söylese kalbim derinden… Yok, o da yok… Ağır bir duman sanki bu soluduğum… Yaşama sevincim mi o giden, bir kahve keyfini bile çok gördü bana demek ki, bir veda sözcüğü bile söylemeden çekip gitti…

Böyle planlamamıştım oysa… Sen çıkıp gelecektin aniden… Kapıyı açınca şaşıracaktım ben de. Ellerim iki yanıma düşecekti, elimdeki kavanozu bırakıverecektim konsolun üstüne öylesine. “Çay demlemiştim, içer misin?” diyecektim sana… Güneş açacaktı aniden, yağmurdan sonra. “Gökkuşağını görebilir miyim pencereden baksam?” diye geçerdi de aklımdan, sana bakmayı bırakamazdım belki, gözümü ayırmazdım üzerinden taa ki uzanıp elimi tutana kadar sen.

Mahçup, boynunu biraz eğip “iyi olur” dediğinde, boş gözlerle bakardım sana, “çay yani” diye eklerdin… “İçeri buyur” bile demediğimi fark eder, utanırdım… Gözlerini yere indirir beklerdin sen de kapının eşiğinde…

Ama olmadı işte, güneş yok ki bugün…

Dinle…

Standart
Görsel: Pinterest

Görsel: Pinterest

Benim çocukluğumda televizyon tek kanaldı, o da akşam saatlerinde başlardı yayına… Radyo 2 kanaldı, FM – AM… İstediğin zaman müzik dinleyemezdin öyle, yayın saatini yakalaman gerekirdi. Biraz da fakirdik, biliyor musun? Öyle teybimiz, kasetimiz falan yoktu, daha sonraları oldu, ama çocukluğumda yoktu…

Anneannem sağırdı benim üstelik… Yani benim çocukluğumda ses yoktu salında, içimdeki müzik hariç…

İşte bu nedenledir, CD’yi takıp da çalıştırmayı unutmam, müziğin çalmadığını çok sonradan fark etmem…

Yoksa sen sessizlikten rahatsız olanlardan mısın? Neden? İçindeki müziği dinlemeyi mi unuttun? Yoksa hiç öğrenmedin mi kalbinin şarkısını? Sanmıyorum, bebekken duymuşsundur, kulak vermişsindir… O bas ritme… tu-tum, tu-tum, tu-tum… Ona eşlik eden cıvıltılara… Baharın coşkusunu bilmezdin yoksa… Hiç kar görmemiş bir çocuk nasıl bilirse karda yuvarlanmayı, öyle tanıyorsun aslında içindeki müziği…

Sadece DUR, korkma, birazcık dur, DİNLE…

Ucuz kopyalar

Standart

Neden öğretmen olamadım biliyor musunuz? Çünkü kendimi sadece bir defa adayabiliyorum bir işe… Bir sene, bir grup öğrenciye adıyorum kendimi… Onlara her şeyimi döküyorum, bütünüm oluveriyorlar benim… Bire ulaşıyoruz, çokken ilk başta… Birbirimizi sevmeyi öğreniyoruz… Birbirimizi anlamayı öğreniyoruz…

dummies_1Ondan sonra yaşadığım her şey, sanki ucuz bir kopyası o ilk yılın… Öğrencilerim, yeni öğrenciler değil, ilk yılın taklitleri… Ne kadar uğraşsam da, yeni bireyler olarak göremiyorum onları, hep öncelerden birilerine benzetiyorum…

Ucuz taklitleri yeniden şekillendirmeye çalışmaya tahammülüm yok… İstemiyorum, gelmesinler zaten. Eskiler de bıraktı ve gitti… Ağızlarından çıkan en fazla bir kaç minnet kelimesi; ama biliyorum, bana ihtiyaçları yok artık… Dedim ya, her şeyimi döküyorum zaten onlar için… Beni bitirip yeni alanlara yelken açıyorlar… Gitmeleri gerekir, benden alacak bir şey kalmadı, tekamül bunu gerektirir…

Peki ben ne yapacağım? İçi boş bir çuval… En azından dik durmamı beklemeselerdi… Bekliyorlar ama… Yeni gelenler için dik durmamı bekliyorlar… Yeniden boşaltmam gerekiyor boşalmış olan o çuvalı, yeniden sevmem gerekiyor yeni gelenleri… Kimseye benzetemesem keşke… Birinde bir öncekinin gözlerindeki pırıltıyı arıyorum, diğerinde o eski şefkatin içimi ısıtan kıvılcımlarını… İşin kötüsü, buluyorum da… O zaman çok kötü oluyorum işte, yeni aramayı unutup sadece o ucuz taklitleri görüyorum…

Yeni bir iş bulmalıyım belki kendime… Her şey yeni olmalı… Hiçbir şeye benzememeli, hiç kimseye…

14 Ekim 2012

farika

Standart

images (1)

“Ay, imdat diye bağıracağım şimdi”, derdi annem, “Yangın var” diye bağıracağım diye anneannem… Ben de kendime bir alamet-i farika bulmalıyım sanırım bunalım anlarım için…

İmdat kesmez beni, o kesin… Zaten kim kime yardım edebilmiş ki bu güne kadar, ben yardım istediğimde gelsinler… Yıpranmış sinirlerin kalıtsal ya da cinsiyete özgü olduğunu düşünmeye başladım. “Avazım çıktığı kadar haykırsam” diyorum da, “ne fark eder” diyorum sonra da… İyi gelir belki, kim bilir…

Belki tren istasyonuna giderim, rayların arasına sığınır boğazımı yırtana kadar bağırırım… da, ne diye bağıracağım, bir alamet-i farika bulmam lazım kendime…

12 Haziran 2014

Adı Banu…

Standart

Adı Banu’ydu, benden farklı bir bölümde çalışıyordu. Bir gün birlikte çalışabileceğimizi hiç düşünmediğim için fazla da ilgilenmemiştim onunla. Ortak arkadaşımız yoktu, çünkü hiç arkadaşı yoktu. İşini iyi yaptığı söyleniyordu. Bu nedenle İzmir’de şubede çalışırken merkeze aldırmıştı büyüklerden biri onu. Bütün taşınma masraflarının ödendiği, hatta bir yıllık kirasının bile karşılandığı dedikoduları vardı etrafta. Bir eleman için sık görülen bir şey değildi bu.
Kendi bölümüme eleman ararken onu önerdiler bana. Departman değiştirmek istiyormuş, sigara arasında öyle demiş benim çalışma arkadaşlarımdan birine. “Bir konuş istersen onunla da, beğenebilirsin.” diye önerdi. Biraz saçmaydı. Ferhan Bey pek eleman kaptırmazdı başka bölümlere çünkü. Güçlü bir adamdı. Firmanın tepedeki 4 asından biriydi. Onunla aşık atamazdım. Yine de Banu’yu izlemeye başladım.
Karanlık bir tarafı vardı. Saçları kısacık, simsiyah. Gözleri de yemyeşil ve derin bakıyor, içine işliyor insanın bakışları, tabii boş bakmadığı bir anına rastlayabilirseniz. Akşamdan kalma gibi bir hali var. Yok, öyle âlemci bir tip değil, daha çok evde viski içen tiplerden. Yüzü çok güzel, biçimli ve karakter sahibi. Camın önünde, eli şakağında, bir sigara bir kadeh viski ile hayal ediyorum onu. Üstünde yıpranmış, dizleri çıkmış bir eşofman belki, ya da iç çamaşırı ile oturuyor. İnsanlara bakmıyor ama, bulutlara bakıyor sanırım. Melankolik, ama vurdumduymaz bir yandan da. Bu hali ile bana benzetiyorum. Benim intiharım insanlarla, onunki tek başına, ama aynı yere gitmiyor muyuz sonuçta, ha kalabalıkta yalnızlığı seçmişim, ha yalnızlık içindeki gürültüyü…
Sık sık sigara odasında rastlaşıyoruz bu ara. Sanırım o da beni kolluyor. Yeni pozisyon için istekli belli ki. Yine de, elinde sigara, kopkoyu bir kahve, uykusuz, gözlerinin altı mor genellikle, bu hali ürkütüyor beni. O da konuşmak istiyor, cesaretini toplayamıyor belki. Selamlaşıyoruz belli belirsiz. “Dest-i izdivacınıza talibim” ağırlığında bir sessizlik. Reddedilme korkusu, geri dönüşü olmayan sözlerin ağızdan çıkma ihtimali gerilimi arttırıyor.
Sonunda dayanamayıp sessizliği ben bozuyorum. “Biliyorsun, Selin’in yerine büyük hesaplardan sorumlu olacak birini arıyoruz. Bana senin bu pozisyonla ilgili olduğunu söylediler.” Aradaki sert hava kırılıyor, derin bir nefes alıp cevap veriyor, biraz tutuk tabii ilk başlarda. “Evet, evet, düşünüyorum, tabii.” Biraz kendinden bahsediyor. İyi bir üniversite, sonra Amerika’da ihtisas, ancak ailesinin biricik kızı olarak İzmir’e geri dönüş. Anlaşılan zengin aile kızı, tatminsiz biraz. Yoksa ne işi var burada? Elmas küpeleri çekiyor dikkatimi, fikrimi pekiştiriyor.
“Peki, diyelim ben seni istedim, Ferhan Bey bırakır mı?” diye soruyorum.
“Çok sıkıldım, artık orada duramayacağım, bir yenilik arıyorum, Ferhan Bey’e de anlattım durumumu zaten, gideceğim dedim.” diyor. Dobralığı hoşuma gidiyor. Konu ile ilgisini, uzmanlığını da öğreniyorum ve düşünmek üzere zaman istiyorum.
Aslında fazla da düşünme lüksüm yok, Selin’in ayrılmasına az kaldı ve gitmeden işi birine devretmezse çok sıkıntılı günler geçireceğiz. Başka da aday yok bu ana kadar içime sinen. Fulya Hanım ile konuşmam lazım bir an evvel. Fulya Hanım da 4 As’tan ikincisi. Onun da aklına yatarsa Allah’ın emri, peygamberin kavli ile isteriz kızı.
18 Eylül 2011